Connect with us

Zafer Bayramı, 30 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da Mustafa Kemal’in başkumandanlığında zaferle sonuçlanan Büyük Taarruz’u anmak için Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde her yıl 30 Ağustos günü kutlanan resmi, ulusal bir bayramıdır. Mustafa Kemal Atatürk, 30 Ağustos 1922’deki Büyük Zafer’i, 1924 Dumlupınar konuşmasında şöyle anlatıyordu.

 
“Ulusal tarihimiz çok büyük, parlak zaferlerle doludur. Ama Türk Ulusu’nun burada kazandığı zafer kadar kesin sonuçlu, yalnız bizim tarihimize değil, dünya tarihine yeni bir akım vermekte kesin etkili bir meydan savaşı hatırlamıyorum.
 
Türk Devleti’nin, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli burada sağlamlaştırıldı, ölümsüz yaşayışı burada taçlandırıldı. Bu alanda akan Türk kanları, göklerde uçuşan şehit ruhları, devletimizin, cumhuriyetimizin ölümsüz koruyucularıdır.”
 
30 Ağustos Zafer Bayramı Nedir?
Zafer Bayramı, 30 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da Mustafa Kemal’in başkumandanlığında zaferle sonuçlanan Büyük Taarruz’u anmak için Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde her yıl 30 Ağustos günü kutlanan ulusal bayramıdır.
 
Atatürk’ün başkomutanlığında yapıldığı için Başkomutanlık Meydan Muharebesi adıyla da bilinen Büyük Taarruz’un başarıyla sonuçlanmasından sonra Yunan Orduları İzmir’e kadar takip edilmiş; 9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtarılmasıyla Türk toprakları Yunan işgalinden kurtulmuştur. İşgal birliklerinin ülke sınırlarını terk etmesi daha sonra gerçekleşse de, 30 Ağustos sembolik olarak ülke topraklarının geri alındığı günü temsil eder. İlk kez 1924 yılında Afyon’da Başkumandan Zaferi adıyla kutlanan 30 Ağustos günü, Türkiye’de 1926’dan itibaren Zafer Bayramı olarak kutlanmaktadır.

 
Geçmişe Bakalım
Büyük Taarruz, Kurtuluş Savaşı sırasında Türk ordusunun işgalci güçlere son ve kesin darbeyi vurmasını sağlamak ve Anadolu’dan atmak için düşünülüp planlanan gizli bir harekât idi. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 20 Temmuz 1922’deki oturumunda kendisine dördüncü kez olmak üzere Başkomutanlık yetkisi verilen Mustafa Kemal Paşa taarruz kararını haziran ayında almış ve hazırlıkları gizli olarak yürütmüştü. Büyük Taarruz Ağustos’un 26’sını 27’sine bağlayan gece Afyon’da başlamış, Aslıhan civarında kuşatılan düşman birliklerinin Mustafa Kemal Paşa’nın bizzat idare ettiği Dumlupınar Meydan Muharebesi’nde imha edilmesi ile Türk ordusunun zaferiyle sonuçlanmıştı.
 
30 Ağustos günü, ilk kez 1924’te Dumlupınar’da Çal Köyü yakınlarında Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in katıldığı bir törenle Başkumandan Zaferi adıyla kutlanmıştır. Zaferi kutlamak için iki yıl beklemenin en önemli nedeni 1923 yılının yeni Türkiye açısından hem ulusal hem de uluslararası alanda yoğunluğun had safhada olmasıydı.
 
Çal Köyü’nde gerçekleşen ilk törende Mustafa Kemal, milli ruhun canlı tutulmasının önemini vurgulamış ve Meçhul Asker Abidesi’nin temelini eşi Latife Hanım ile beraber atmıştır.

 
Başkumandan Zaferi 1926’dan itibaren Zafer Bayramı olarak kutlanmaktadır. 1 Nisan 1926’da kabul edilen Zafer Bayramı Kanunu’nda 30 Ağustos Başkumandan Muharebesi gününün Cumhuriyet ordu ve donanmasının Zafer Bayramı olduğu, her yıl dönümünde bu bayram gününün kara, deniz ve hava kuvvetleri tarafından kutlanacağı belirtilir. Aynı yıl, dönemin Savunma Bakanı Recep Peker’in yayınladığı bir genelge ile bayram törenlerinde neler yapılacağı detaylı bir şekilde belirtilmiştir. Ancak 1930’ların ortalarına kadar ilk tören gibi üst düzeyde gerçekleşen Büyük Zafer kutlaması veya anma töreni yapılmamıştır.Hava Kuvvetlerinin ülke savunmasında önemli bir yeri olması nedeniyle, Tayyare Cemiyeti de 30 Ağustos tarihini “Tayyare Bayramı” olarak adlandırmıştır.
 
 
 

Yaklaşık 2 yıldır SÜPER AKTÜEL sitesinde editorlük yapan Cemil YILDIRIM, BİLİM ve SAĞLIK köşesinde yazılar yazmaktadır.

Advertisement

GÜNCEL

Çanakkale Deniz Zaferini Anma Günü

18 Mart Çanakkale zaferi, Türk milletinin bağımsızlığını ve topraklarını korumak için savaştığı, I. Dünya Savaşının sonucunu etkileyen, dünya tarihinde de önemli bir yere sahip olan savaşların sonucudur.

Published

on

3 Kasım 1914 ve 18 Mart 1915 tarihleri arasında Çanakkale Boğazı’nda cereyan eden bir seri deniz savaşları Türk tarihinin en şerefli sayfalarını dolduran birer zafer destanıdır.

Çanakkale zaferi Türk milletinin gurur duyduğu, dönüm noktalarından biridir. 18 Mart Çanakkale zaferi, Türk milletinin bağımsızlığını ve topraklarını korumak için savaştığı, I. Dünya Savaşının sonucunu etkileyen, dünya tarihinde de önemli bir yere sahip olan savaşların sonucudur.

I. Dünya Savaşı devam ederken, Çanakkale boğazının askeri ve ticari önemi, adaların cazibesi ve boğazı geçerek İstanbul’u ele geçirme arzusu bulunan İtilaf devletlerinin harekete geçmesiyle başlayan savaş, şanlı tarihimize kahramanlıkların yaşandığı bir destan olarak geçti.

İtilaf devletlerinin stratejik öneme sahip olan boğazı ele geçirme niyetlerinin altında yatan sebepler arasında, Osmanlı İmparatorluğunun başkenti olan İstanbul’u ele geçirerek savaştan çekilmesini sağlamak, Almanların ilerleyişine engel olmak ve müttefikleri olan Çarlık Rusya’sına denizden gereken yardımı yapma arzusu gelmektedir.

Çanakkale zaferine ulaşmamızı sağlayan aşamalar nelerdir?

Gerileme dönemine girmiş olan Osmanlı İmparatorluğu’nu ele geçirme arzusuyla, İngiltere ve Fransa 3 Kasım 1914 tarihinde Bozcaada’dan boğaza girdiler. Bölgeden İngilizler Ertuğrul ve Seddülbahir tabyalarına, Fransızlar ise Orhaniye ve Kumkale tabyalarına havan topu ile ateşe başladılar. Cephaneliğin isabet almasıyla, çok sayıda askerimiz şehit oldu.

İngilizlerin komutanı Amiral Carden, Çanakkale boğazında gösteriler yaparak boğazı geçmeye çalıştı. 24 Kasım 1914 tarihinde Fransız denizaltısı topçularımızın saldırısına uğradı. 2 Aralık 1914 tarihinde İngiliz denizaltısının yaptığı deneme de, Mesudiye zırhlımız batırılmış ve 24 askerimiz şehit edilmiştir. 

19 Şubat 1915 tarihinde düşman gemileri uzun menzilli atışlarla, boğaza girmek istemişlerdir. Orhaniye ve Ertuğrul tabyalarının ateş açmasıyla bocalayan İtilaf devletleri, boğazı ele geçirememe sebebi olarak gördükleri hava koşullarının düzelmesini beklemek istediler. Düzenlenen yeni saldırılarda da başarı sağlanamayınca 17 Mart 1915 tarihinde Amiral Carden görevden alınarak, yerine Robeck getirildi. Robeck 18 Mart 1915 tarihinde boğazda saldırı düzenleyip, İstanbul’a gireceğini duyurdu. Çanakkale müstahkem mevkii komutanımız Albay Cevat Çobanlı 17 Mart gecesi boğazda mayın döşenmesi için emir verdi. Emri alan Binbaşı Nazmi bey, Nusret mayın gemisiyle boğaza on birinci hatta 26 mayın döşedi. Bununla boğazdaki mayın sayısı 400’ün üzerine çıkmış oldu.

18 Mart günü boğaza giren Fransız ve İngiliz donanmasının ilk grubu Queen Elizabeth zırhlısı, İnflexible, Agamemnon ve Lord Nelson savaş gemileri, ikinci grubu Qcean, Wengeance Majestic, İrresistible savaş gemileri, üçüncü grubu ise Bouvet, Prince, Suffren savaş gemilerinden oluşmaktaydı. Boğazı rahatlıkla geçebileceklerini düşünen savaş gemileri ateşe başladılar. Hamidiye  istihkamlarını hedefleyen düşmanların, Dardanos bataryalarına doğru yönelmesine çalışılmış. Bunda başarı sağlayan ordumuz, Dardonos tabyasına yapılan saldırılara karşı koydu.

Mesudiye tabyası da ateş hattına girerek düşmana karşı ateşe başladı. Hamidiye’nin yardımıyla düşmanlara göz açtırılmadı. Bir saat kadar süren bombardıman sonunda tabyalarımız zarar görse de, Robeck Fransız savaş gemilerini geri çekip, İngiliz savaş gemilerini ileriye sürmeye başlamış. Boğaza döşenen mayınlar sebebiyle Suffren ve Bouvet hasar almış ve Hamidiye bataryamızın ateşine maruz kalmıştır. 

Bu olayı Çanakkale geçilmez kitabının yazarı şu şekilde anlatmıştır; ”saat 13:45’de Suffren’in gerisindeki Bouvet müthiş bir patlamayla sarsıldı. Güverteden göğe kesif bir duman yükseldi. Gittikçe hızlanıp yana yattı, devrilip gözden kayboldu. Olayı görenlerin söylediğine göre, bir tabak suda nasıl kayıp giderse, o da öylece kayıp gitti.”

Düşmanların boğazdaki mayınları temizlemek için gönderdikleri tarayıcılara ateş açan tabyalarımız bunda başarılı olup, düşmanların geri çekilmesine neden olmuştur.

Savaş gemilerinden İrresitible, İnflexible, Agamemnon ve Queen Elisabeth büyük hasar gördü. Boğazı aşamayan düşmanlar, Çanakkale boğazının geçilemeyeceğini anlamış oldular. İtilaf devletleri bu kez karadan çıkarma yapmayı denediler. Kara savaşlarında düşmanın hangi bölgeden geleceği konusunda yapılan fikir alışverişinde, Mustafa Kemal Seddülbahir ve Kabatepe görüşünü savunurken, Alman komutan Von Sanders Anadolu yakası ve Bolayır yönünden çıkarma yapılacağı görüşünü sundu. Sonunda Bolayır ve Anadolu yakası uygun görülerek, askerler bu bölgeye yerleştirildi.

Ancak düşmanlar, Mustafa Kemal’in öngördüğü Kabatepe ve Seddülbahir üzerinden 25 Nisan sabahı saldırıya başladı. Mustafa Kemal 19. Tümen komutanı olarak Kocaçimen ve Conkbayır’da savaştı. Cephanesi tükenen askere ”süngü tak” emri verip, ”Ben size taarruz emretmiyorum. Ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içerisinde yerimize başka kuvvetler ve başka komutanlar geçebilir.” diyerek tarihteki en büyük siper savaşını başlatmış oldu. 18 metre aralıklı siperlerde bulunan askerler vuruldukça, yerini yeni askerler alıyordu. Conkbayır’a ilerleyen düşmanlar, dalgalar halinde geliyordu. Anafartalar Grup Komutanlığına atanan Mustafa Kemal, savaşta aldığı şarapnelle göğsünden vuruldu. Cebinde bulunan saat sayesinde bundan yara almadı. 

Türk ordusunun her cephede aldığı başarılar karşısında, düşman bozguna uğratıldı. Çanakkale savaşının en önemli kara savaşlarının yapıldığı cepheler, Bolayır, Seddülbahir, Beşike, Kabatepe, Conkbayır, Anafartalar ve Arıburnu’dur. Anafartalar ve Arıburnu cepheleri 19-20 Aralık’ta, Seddülbahir ise 8-9 Ocak’ta düşmanlardan arındırılmıştır. 1915 bahar aylarında büyük umutlarla bölgeye gelen düşmanlar, 1916 kış aylarında büyük bir bozguna uğratılmıştır.

Çanakkale zaferini sonuçları nelerdir?

Yenilgiye uğrayan, beklediğini alamayan İngilizler ve Fransızlar bölgeden geri çekildiler. 18 Mart 1915 tarihinde yaşanan Çanakkale zaferi, Türk toprakları üzerinde yapılan hesapları alt üst eden dönüm noktası olarak tarihe geçti. Napolyon’un söylediği ”İstanbul bir anahtardır. İstanbul’a egemen olan dünyaya hükmedecektir.

Eğer Rusya, Çanakkale Boğazını ele geçirecek olursa, Tulon, Korfu ve Napoli kapılarına dayanmış olacaktır.” sözü, Fransızların boğazlar üzerindeki hassasiyetini anlatmaya yetecektir. Uluslararası ilişkilere yön veren boğazlar bu savaşların sonunda Türk hakimiyetinde kalmaya devam etmiştir. Zaferle birlikte savaşın olumsuz etkileri de silinmiştir. Tarihimizde önemli bir yere sahip olan bu savaşlar, Mustafa Kemal’in askeri dehasını gösteren gerçeklerdir. Savaştaki cesareti, aldığı kararlar ”Anafartalar Kahramanı” olarak ilan edilmesine ve Kurtuluş Savaşımızın başlamasına katkıda bulunmuştur. 

Çanakkale Savaşına katılan ulusların hepsi, her yıl anma törenleri düzenleyerek bu savaşı hatırlamaktadır. Özellikle Yeni Zelanda ve Avustralya bu savaşlardan oldukça fazla etkilenmiştir. Avustralya devletinin temelleri bu savaşla atılmıştır. Anzakların burada yaşadıkları  olaylar sebebiyle, her yıl çıkarmanın olduğu 25 Nisan tarihi ulusal tatil ilan etmişlerdir.  Ayrıca her yıl Anzak Koyunda törenler düzenleyerek, şehitlerini anmaktadırlar. Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasıyla 18 Mart günü Çanakkale Şehitlerini Anma günü olarak kabul edilmiştir.

Dünyanın bir felaket ve başarısızlık olarak gördüğü bu savaş, Türk Milleti adına Çanakkale zaferi ismiyle tarihe geçmiştir. Atatürk’ün dediği gibi, ” Çanakkale zaferi ve diğer zaferler de Türk komutasının, Türk askerinin eseridir.” Bu savaşta hayatını kaybetmiş olan askerlerimizi hürmetle anıyoruz.

Continue Reading

GÜNCEL

Tıp Bayramı

Padişah 2. Mahmut zamanında, 14 Mart 1827 tarihinde, “Tıphane-i Amire” ve “Cerrahhane-i Amire” adları altında modern tıp eğitimi veren okullar kuruldu.

Published

on

“Tıbhane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire” adlı tıp okulunun açılış tarihi olan 14 Mart 1827, ülkemizde modern tıp eğitiminin başlangıcı olarak kabul ediliyor.

14 Mart 2005 — Tıp Bayramı, ilk kez, 1. Dünya savaşı sonunda, İstanbul’un işgal edildiği günlerde, yabancı işgal kuvvetlerine karşı tıp öğrencilerinin bir tepkisi olarak 1919 yılında kutlandı. Günümüze kadar gelen bu 14 Mart kutlamaları, artık içinde bulunduğu haftayı da kapsayacak şekilde, “Sağlık Haftası” olarak kutlanıyor.

Tıbbın ilk insanla birlikte başladığı söylense de, genelde kabul görmüş olan ilk tıp büyüğü Aesculapius’dur. Kendisinden ilk kez İlyada’da Homeros bahsetmiştir: “Çağır Asklepios oğlunu, kusursuz hekimi” demektedir. Önce Zeus’un gazabıyla yıldırım çarpmasıyla öldürülen Asklepios daha sonra yine Zeus tarafından tıp tanrısı olarak ilan edilir.

Tıp amblemlerinde yer eden, temeli doğu kültürüne dayanan ve tarihi M.Ö. 3000′ lere uzanan yılan figürü de, Asklepios ve O’nun asası ile bütünleşmiştir. Hatta Asklepios sözcüğünün grekçe “Askalabos” sözcüğünden geldiği söylenir ki, bu da yılan anlamına gelir. Ve Asklepios’un şifa veren gücünü yılandan aldığı, halkın da adaklarını Asklepios’a değil de bu yılana sunduğu söylenir.

Öyle ya da böyle, yılanlı asası ile Asklepios tıp tarihinin önemli dönemeçlerinden birini tutan bir sembol olarak yerini almıştır. 

Mitolojiden öte, yaşadığı kesin olarak bilinen ve hizmetleri sonucu tıbbın babası olarak kabul gören ise Hippocrates olmuştur. M.Ö. 460–450 yılları arasında Kos adasında doğan ve babası da doktor olan Hipokrat’ın tıbba katkıları ve getirdiği felsefe dünya tıp çevrelerince hâlâ kabul görür ve bu sebeple birçok ülkede hekimler mezun olurken “Hipokrat Andı” adı altında meslek yemini ederler.

KİŞİLER DEĞİL DE OLAYLAR YÖN VERMİŞ

Osmanlı tıbbı 15. ve 16. yüzyıllara kadar İslam tıbbının etkisi altında kalmış. Bu sırada batıda 14. yüzyılda İtalya’da başlayan Rönesans 15. ve 16. yüzyıllarda bütün Avrupa’ya yayılmış. Tıp alanında da birçok buluş ve ilerlemeler kaydedilmiş. Osmanlı’da ise 17. yüzyıldan itibaren her sahada ortaya çıkan bozulmalar tıp eğitiminde de kendini göstermiş ve tıp medreseleri eskisi kadar yeni bilgilerle donatılmış hekimler yetiştiremez olmuş. Ayrıca batıda yazılan Latince, İtalyanca, Almanca tıp kitaplarını hekimler takip edememişler, dil bilen sayısının az olması, matbaanın Osmanlı’ya geç giriş ve kitap basmanın 1729’da başlamasından dolayı kitaplar tercüme edilmemiş ve yeterince basılamamış. Az sayıda bazı Osmanlı hekimleri ve bilim adamları kendi çabaları ile dil öğrenerek bu yenilikleri takip etmişler ve bu bilgileri de katarak kendi kitaplarını yazmışlar. Ama bu bilgileri yine de hekim adaylarına yeterince iletememiş.

  1. yüzyıla geldiğinde durum tıp eğitimi açısından pek iç açıcı değilmiş. Tıp medreseleri eski parlak dönemlerini kaybetmiş, hatta bazıları kapanmış. Bu arada ortalığı azınlıklardan ve Avrupa’dan gelen, yabancı hekimler sarmış. Mütabbib (tabip olmayan sahte hekim) hekimler serbest hekimlik yaparak, orduda da görev alarak birçok insanın ölümüne sebep olmuşlar. Bunların önlenmesi için birçok ferman çıkarılmışsa da engel olunamamış. Çünkü yeterli tıp eğitimi verilmediği gibi yeterli sayıda hekim yetiştirilemiyormuş. İtalyanca ve Fransızca bilen az sayıda hekim gelişmeleri takip ederek çevresinde yararlı olmaya çalışmışlar. Bunlardan Şanizade Mehmet Ataullah (1771–1826), Mustafa Behçet Efendi (1774–1834) gibi büyük hekimler bu durumdan çok rahatsız olmuşlar ve yeni tıbbın tıp eğitimine girmesini savunmuşlar.

III. Selim zamanında yeni tıp eğitimi veren, bir Tıphane açılması düşünülmüş. Teşrih (anatomi) yasağından dolayı ulemadan çekinen III. Selim buna cesaret edememiş, Rumlara tıp fakültesi kurmaları için izin vermiş. (1805). O dönemin hekimbaşısı 21 yaşında ilk hekimbaşılığını yapan Mustafa Behçet Efendi’ymiş. Bu dönemde de yeni tıp eğitimi veren bir Tıphane kurulması için çaba sarf etmiş, ama amacına ulaşamamış. Nitekim Mustafa Behçet Efendi, II. Mahmut zamanındaki hekimbaşılığı sırasında (53 yaşında) tıp eğitiminin düzeltilmesi için yeniden büyük bir çaba içine girmiş ve 1827 yılında bu amacına ulaşmış.
Sultan II. Mahmut 1826 yılında uzun zamandır uğraştığı bir meseleyi halletmiş. Düzeni tamamen bozulmuş olan yeniçeri Ordusu’nu ortadan kaldırıp (17 Haziran 1826) yeni bir ordu kurmuş (Askair-i Mansure-i Muhammediye). Bu yeni orduya bir hekim ve cerrah yetiştirilmesi gerekiyormuş. Bunu fırsat bilen hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi 26 Aralık 1826’da II. Mahmut’a, arada da üç dilekçe vererek, yeni tıp okulunun kurulmasının amacını, bu okulun nasıl ve nerede kurulacağı konusunda teklifini yapmış ve Padişah da onaylamış. 

14 MART 1827’DE TIP OKULU AÇILDI

Bizde tıp bayramının ne zaman kutlanacağı, ya da hangi tarihle ilişkilendirilmesi gerektiği sorusu ancak yakın tarihimizde cevap bulabilmiş. Sultan II. Mahmut’un yenilikçi hareketleri sonucu, hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin de katkılarıyla batılı anlamda ilk tıp mektebi olan, Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire 14 Mart 1827 Çarşamba günü Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda kurulmuş. Bu şekilde, tıp tarihimizde 14 Mart yerini almış. Aynı bina içinde Tıphane ve Cerrahhane eğitimlerini ayrı ayrı yapıyormuş. Tıp eğitimi o yıllar batıda olduğu gibi dört yılmış, son sınıfta hocalar tarafından usta ve yetenekli olanlar tesbit edilerek sınava alını ve başarılı olanlar askeri hastanelere veya ordunun tabur alaylarına muavin tabip unvanı ile tayin ediliyorlarmış. Orada bir hekimin gözetiminde birkaç sene çalışıp deneyim kazandıktan sonra da serbest hekim oluyorlarmış. 

Tıphane-i Amire 1827’den 1836’ya kadar Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağında gündüz eğitimi yapıyormuş. 1836 yılında Sarayburnu’ndaki Askeri Kışla’ya (Otlukçu Kışlası’na) taşınmış. Ayrı binada eğitim gören Cerrahhane de burada tıp eğitimi ile birleşip, eğitim yatılı hale getirilmiş. Bu binanın yetersiz hale gelmesi ile Galatasaray’daki Enderun ağaları okulu tekrar elden geçirilip duzenlenmiş ve Tıbbiye 1839’da Galatasaray’ya taşınmış. Bu okula Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane adı verilmiş. 

Bu okulun 17 Şubat 1839’da açılışı Sultan II. Mahmut tarafından yapılmış ve eğitiminde yeni düzenlemeler getirilmiş. Eğitim dili Fransızca olmuş ve öğrenci alınmaya başlanmış. Eğitim dilinin Fransızca olması zamanla hekim sayısında azalmaya yol açmış. Nitekim 1867 yılında Türkçe tıp eğitimi yapan Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye (Sivil Tıp Mektebi) açılmış. 1870 yılında da askeri tıp okulunda dersler Türkçeleşmiş. 1878 yılında şimdiki Sirkeci Tren İstasyonu yanındaki Demirkapı Askeri Kışlası’na taşınmış. 1894 yılında Sultan II. Abdülhamit’in emriyle Haydarpaşa’daki Tıbbiye Binası inşa edilmeye başlanmış. Bu görkemli binaya 6 Kasım 1903’te taşınılmış. Önce Askeri Tıbbiye sonra, Sivil Tıbbiye taşınmış ve 1909 yılında iki mektep birleştirerek Darülfünun Tıp Fakültesi olmuş. 

İLK KUTLAMA 1919’DA

İlk tıp bayramı 14 Mart 1919’da, işgal altındaki İstanbul’da, tıp öğrencileri tarafından kutlanmış. Tepkilerini bu şekilde dile getirmeye çalışan öğrencilerin bu törenine Dr.Fevzi Paşa, Dr.Besim Ömer Paşa, Dr.Akil Muhtar (Özden) gibi dönemin ünlü hocaları da katılmış. 

1933’de “Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane” İstanbul Üniversitesi’ne dâhil olmuş. Peşinden de 1945’te Ankara Tıp Fakültesi, 1954’te Ege Tıp Fakültesi kurulmuş. Derken bugünlere gelinmiş…

NEDEN TIP BAYRAMI KUTLUYORUZ?

Ülkemizde geleneksel yöntemlerle tıbbi tedavi, çağına göre son derece önem verilmiş şifahanelerde, kendince bilimsel yöntemleriyle, tedavi usulleriyle, yetişmiş hekimlerle asırlar boyunca verilmekteydi. Avrupa rönesansından önce,  o dönem için tıbbi tedavi ülkemizde çok gelişmişti. Avrupa’da rönesansla beraber 16. yüzyılda tıbbi tedavi ve hekimlik, diğer bilimsel alanlarda olduğu gibi geleneği reddetti ve bilimsel yöntemlerle modern tıp düşüncesi doğdu ve ilerleyen asırlarda kurumsallaştı.

Ülkemizde batının gelişmiş kurum ve disiplinlerini yerleştirmeyi amaçlayan yenilikçi Padişah 2. Mahmut zamanında, 14 Mart 1827 tarihinde, “Tıphane-i Amire” ve “Cerrahhane-i Amire” adları altında modern tıp eğitimi veren okullar kuruldu.

İlk Tıp Bayramı kutlamasında amaç, İstanbul’un işgalini protesto etmekti.

Birinci Dünya Savaşı’nın yenik tarafında olan Osmanlı Devleti işgal altındayken, toplumun en aydınlık ve memleketin gidişatına en duyarlı kitlesini oluşturan hekimler, İstanbul’un işgalini protesto etmek için 1919 yılında Tıphane-i Amire’nin kuruluş yıldönümünde Tıp Fakültesi Talebe Cemiyeti, Dâr-ül Fünun Konferans Salonu’nda bir tören düzenleyerek tepkilerini gösterdiler.

Tıp Bayramı Tüm hekimlerimizin Tıp Bayramı kutlu olsun!

Tıphane-i Amire’nin kurulduğu Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı

Bu törende Tıp Fakültesi’nin tarihi anlatıldı, hocalar anıldı, I. Dünya Savaşı’nda 680 Türk, 40 Rum, 35 Ermeni, 10 Musevi olmak üzere toplam 765 öğrencisinin silah altına verildiği, bunların 415’inin şehit olduğu açıklandı. (Kaynak: istanbultip.istanbul.edu.tr)

Ancak bu ilk toplanışta amaç Tıp Bayramı’nı kutlamak değildi. Nitekim 1927’den sonra bir süre Bursa’da Yıldırım Darüşşifasında ilk Türkçe tıp derslerinin başladığı varsayılan tarih, 12 Mayıs, Tıp Bayramı olarak kutlandı. Daha sonra tekrar 14 Mart tarihi Tıp Bayramı olarak benimsendi ve günümüzde halen bu tarihte kutlamalar yapılmaktadır.

Continue Reading

GÜNCEL

Atatürk’ü Anma ve Gençlik Spor Bayramı

Cumhuriyet’le yaşıt olan bu kutlamalar sadece Cumhurbaşkanı’nın katılımıyla Ankara’da gerçekleşmekle sınırlı kalmaz, ülke genelinde stadyumlarda kutlanırdı.

Published

on

Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, her yıl 19 Mayıs tarihinde kutlanan, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin millî bayramıdır. 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Atatürk Bandırma Vapuru ile Samsun’a çıkmıştır ve bugün İtilaf Devletleri’nin işgaline karşı Türk Kurtuluş Savaşı’nın başladığı gün kabul edilir. Atatürk bu bayramı Türk gençliğine armağan etmiştir.

Gençlik ve Spor Bayramı, ilk defa 24 Mayıs 1935’te “Atatürk Günü” adı altında kutlanmıştır. Beşiktaş’ın girişimleriyle Fenerbahçe Stadı’nda kutlanan bu ilk 19 Mayıs, Galatasaray ve Fenerbahçeli yüzlerce sporcunun da katılımıyla bir spor günü haline gelmiştir.

Bu organizasyondan bir süre sonra gerçekleşen Spor Kongresi’nde söz alan Beşiktaş Kurucu Üyesi Ahmet Fetgeri Aşeni kutlanan Atatürk Günü’nün tüm gençliğe mal edilebilmesi için “19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı” adı altında her yıl yapılmasını teklif etmiştir. Kongrede oylanan bu öneri kabul edilmiş ve Atatürk’ün de onayıyla yasalaşmıştır. 20 Haziran 1938 tarihli kanunla “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanan bu ulusal bayramın adı 12 Eylül Darbesinden sonra “Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı” adını almıştır.

Her yıl 19 Mayıs günü Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı Türkiye’nin dört bir yanında spor gösterileri ve törenlerle kutlanır. Üzerinde “Gençlikten Atatürk Sevgisiyle Cumhurbaşkanına” yazan ve “Sevgi Bayrağı” olarak adlandırılan dev bir bayrak Kurtuluş Yolu’ndaki Tütün İskelesi’nden karaya çıkarılarak Samsun valisine verilir. Daha sonra bayrak, Cumhurbaşkanı’na sunulmak üzere genç atletlere teslim edilir.

Samsun’dan yola çıkarılarak Amasya, Tokat, Sivas, Erzincan, Erzurum, Kayseri, Nevşehir, Kırşehir ve Kırıkkale’den sonra 19 Mayıs törenlerinde Ankara’da Cumhurbaşkanına sunulur.

Cumhuriyet’le yaşıt olan bu kutlamalar sadece Cumhurbaşkanı’nın katılımıyla Ankara’da gerçekleşmekle sınırlı kalmaz, ülke genelinde stadyumlarda kutlanırdı. Ama 2012’de, Mayıs ayında havanın soğuk olacağı ve bu açıdan öğrencilere ve vatandaşlara yük olmaması gerekçesiyle başkent Ankara dışındaki illerde, stadyumlarda kutlanması Milli Eğitim Bakanlığı Orta Öğretim Genel Müdürlüğü’nce okullara gönderilen bir yazıyla engellenmiştir. Bu karar cumhuriyetçi kesimin büyük tepkisiyle karşılaşmıştır. Bu konuda Alper Ayhan tarafından bir dava açılmış ve kazanılmıştır.

Continue Reading

POPÜLER BİLGİLER